Sosyal Sermaye ve Toplumsal Barış

Sosyal Sermaye ve Toplumsal Barış

Bir toplumda sosyal sermaye; o toplumu oluşturan bireyler arasında oluşan güven tesis edici tüm sosyal süreçlerdir. Toplum ne kadar çok kendi içerisinde sosyal bağlar oluşturmuş, insanlar kendilerini birbirlerine bağlı hissediyor, birbirlerinin varlıklarından hoşnutluk duyuyor, kendi yaşamlarını başkalarının yaşamları gibi görüyor, paylaşım ve katkı vermeye gönüllü, her türlü toplumsal sürece katılım konusunda duyarlı ve istekli iseler, o toplumun sosyal sermayesi o kadar yüksek demektir.

Ekonomik gelişme ile sosyal sermaye arasında önemli bağlantı vardır. Daha doğrusu sosyal sermaye ekonomik sermayenin alt bileşenlerinden biridir. Ekonomik büyüme veya gelişme için sadece kaynakların, materyal sermayenin yetmediği, bunun dağılımı ve genişleyebilmesi için gerekli toplumsal bağlamın önemli olduğu vurgusu sosyal sermayenin gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Gelişmiş veya ekonomik olarak büyümüş veya büyümekte olan toplumlar, sosyolojik sınırlar içerisinde toplumsal barışı gerçekleştirmiş toplumlardır. Toplumsal kaos, çatışmalar, bölünmeler, parçalanmalar, güvensizlikler, kısaca kargaşalar sonuç olarak bir toplumun sahip olması gerekli en önemli sermayeden yoksunluğuna işaret etmektedir. Toplumun kaynakları, materyal sermayesi ne kadar çok olursa olsun, onun toplumsal zenginlik veya gelişmişlik olarak ortaya çıkmasını sağlayan sosyal sermaye ile desteklenmesi gerekmektedir.

Sosyal sermaye her ne kadar ekonomik büyüme ve/veya zenginliği sürdürücü bir etken olarak görülse de, aynı zamanda ekonomik sermayenin oluşumunda da önemli lokomotif görev üstlenir. Örneğin, ekonomik travma yaşayan bir aile, üyelerinin aralarındaki sosyal-duygusal bağları zayıflatmaları ile daha da kötüye gitme ihtimalleri söz konusudur. Fakat, böyle bir durumda; aile, sosyal-duygusal bağlarını daha da güçlendirir, paylaşımı artırır, birbirlerini destekleyi davranışlarını artırır, oluşan güvensizliği aralarındaki güveni artırarak telafi etme yoluna giderse, yılmazlıkları artar veya toparlanmaları daha kolay olur. Aynı durum geniş toplumsal ölçekte de düşünülebilir. İç savaş, kargaşa, terör gibi sosyal güvensizliklerin toplumun ekonomik kalkınmasını engelleyici maliyetinin yanında, toplumda oluşan sosyo-duygusal atmosferin de bu toparlanmayı veya kalkınmayı engelleyici veya güçleştirici yönünün olduğu bir vakıadır.

Sosyolojik olarak bir toplumun tüm kurum ve dinamikleriyle işlevselliğini sürdürmesinde en temel parametre, toplumun tüm bileşenleri arasında uzlaşı ve barışın olmasıdır. Bunun temel koşullarından biri toplumu oluşturan tüm paydaşların ortak akıl, duygu, tutum ve inanç etrafında buluşabilmeleridir. Bu koşul, toplumsal dağılımın istatistiki olarak normal dağılıma yakın olması ile sağlanır. Normal dağılım sergileyen toplumların yüzde 65-70 gibi büyük bir çoğunluğu ortak veya birbirini anlayabilecek duygu, düşünce, tutum ve inanca sahiptirler. Toplumsal bölünmeler, ayrışmalar, kutuplaşmalar, radikal polarizasyonlar ve siyasal çekişmeler toplumu germesinin yanında, toplumsal uzlaşı ve birlikteliğin de en önemli düşmanlarıdır. Toplumun çoğunluğu veya “kahir ekseriyet” (%65-70) bir durum ve toplumsal açıdan önemli olay veya durumlar karşısında ortak tepki verebiliyorsa, ortak bir hissiyat içerisindeyse, ortalama benzer düşünce üretebiliyorsa, yakın inançlılık sergileyebiliyorsa, o toplumun sosyal sermayesinin yüksek olduğu söylenebilir. Bunu, toplum olabilmek için toplumun çoğunluğunun aynı kalıplarda, tamamen benzer özelliklerde, homojen bir yapıda olması gerekir şeklinde yorumlamamak gerekir. Toplum kendi içindeki çeşitliliği, bireysel farklılıkları ve diğer her türlü farklılıklara dayalı zenginliklerine rağmen, uzlaşı sağlayabilecek, ortak akıl ve hissiyat üretebilecek bir dağılımda olması gerekir. Toplumsal tüm doğal (dil, din, etnisite gibi) ve geliştirilmiş (STK, gelenekler, sosyal bağlar, ilişkiler ağı, değerler gibi) enstrümanlar bu çoklu çoğunlukçuluğu sağlamaya yöneliktir. Toplum her ne kadar doğal enstrümanlar açısından çoğulculuk sergilese de, geliştirilmiş enstrümanlarla bu durum normal dağılıma yakınlaştırılabilir. Böylece toplumun sosyal sermayesi de artırılmış, birlikte yaşama iradesi güçlendirilmiş, birlikte büyüme ve gelişme motivasyonu sağlanmış olur. 

Toplumsal barışın kaynağı olarak sosyal sermayenin artırılmasında Üniversitelere de önemli görevler düşmektedir. Üniversiteleşmesini her ile kadar yaygınlaştırmış olan ülkemiz, sosyal sermayeyi artırmaya yönelik çalışmalar ile sosyal ve ekonomik kalkınmasını daha hızlı gerçekleştirebilir. Bu kapsamda Üniversitelerin altyapısı, Ar-Ge kaynakları, bilimsel çalışmaları, topluma katkı faaliyetleri ve Üniversite içi güçlü sosyal bağlar oluşturmasına yönelik gayretlerin desteklenmesi ve yaygınlaştırılması gerekmektedir.

Sonuç olarak, Üniversitelerin beşeri sermaye olarak nitelenen insan faktöründen sosyal sermaye yaratılması ve bunun ekonomik katma değer olarak toplumsal zenginliğe dönüştürülmesinde sorumluluk almaları gerekmektedir. Bu çaba ve emek ile toplumsal barışın, sosyal sermayenin, ekonomik büyümenin ve ülke olarak toplumsal gücün oluşumunun gerçekleşmesi mümkün olacaktır.    

 

Prof.Dr. Yaşar ÖZBAY

Hasan Kalyoncu Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü